Uçurum

 Bir baba evladıyla birlikte uzun bir yolda yürümektedir. Baba dimdik yürürken evladının geleceğine dair kaygılanmakta olduğu için dik durmakta da zorlanmaktadır. Hava puslu ve soğuk, adeta ağaçlar dahi inildemekte. Yol boyunca geldikleri noktada yapayalnız kalmış olmalarına rağmen baba, kendisinden emin görüntüsüyle yollarına devam etmek istemektedir. Ortamda ki ara seslerden birisi de üzerinden geçtikleri yaprakların haşırdamasından başkası değildir.

 

Dünyaları onlar için başka bir döneme girmek üzereydi ve direnmekte fayda kalmamıştı. Önlerinde ki bir adım onları kaçınılmaz bir uçuruma sevk edecekti. Evlat ve baba ayaklarının gelecek bir sonraki hamlesiyle geçmiş ve istikbalin tam ortasında büyük bir uçuruma doğru kayıp düşmeye başladılar. Çocuk ağlaya ağlaya taşa toprağa çarpa çarpa yere düşerken babası da ondan âlâ değildi. Kim bir uçurumdan düşerken evladına yardımcı olmak istemez ki ama kim de bir uçurumdan boşluğa doğru düşerken kime yardımcı olabilirdi ki...

 

Senaryo da bu kez durumlar farklı. Uçurumun nihayetinde hayatın yeniden süzülen ışıklarına şahit olmuştur çocuk. Şahit oldukları sadece diri kalması değildi maalesef. Kendisini değil de babasını uçurum elinden alır, evladının. Hayata yeniden ve sıfırın altında, uçurumun dibinde, elleriyle kazıyarak çıkması gereken bu devasa çukurda devam etmesi gerekmektedir.

 

Tam manasıyla bir uçuruma düşmüştür Evlat! Kan, ter içindedir. Geçmişiyle bağlantısı nakşedilenler dışında tabii olarak da yok olmuştur. Düştüğü bu çukur hayatın ta merkezindedir. Çukur ki ne çukur! Gören gözler temiz gösteren çamurlarla bezenmiş, akıllara doğru zannettiren balçıklar yerleştirilmiş, kulaklarının içleriyse empoze edilmeye çalışılan hainliklerin ne destanlar olduğunu yutturan iltihaplarla sıvanmış...

 

Karşısında ki bu manzara korkunç bir çirkinlik ve pis bir kokudan başka bir şey yaymıyordu. Çocuk için bu çukurdan çıkmanınsa tek bir yolu vardı. Nihai amacı şeytana ve onun neferlerine hizmet etmek olan bu manzaranın sanatçılarını imha etmek ve uyuşturulmuş, aidiyet duyguları yerleştirilmiş bu insanları hidayet suyuyla paklamaktı.

 

O henüz bıyıkları terlemeye başlayan kara gözlü bir çocuktu. Elinden tutacak kimsesi yok gibi görünen bu zorlu yolda onu yapayalnız gören yürekler yüreklerini açıp kendilerini sorgulamalılar. Onun babası muslih bir insan ve kâmil insanların refiki olan bir terziydi. Sanmayın ki kumaş diker biçerdi. Onun kumaşı insanın mayasıydı. Yani çocuğun babası bir insan terzisiydi. Cerrah organları o ise ruhu nakşederdi. Onun ipliğini hiç bir tuhafiyeci de bulamayacağınız gibi, yüksek yerlerde hidayete çağıran nidaların duyulduğu her yerde bulabilirsiniz. O, usta terzilerden biri olduğu için nakışı sağlamdı ve çocuk yapayalnız olmadığının, korkuyla dolu olduğunun bilincindeydi.

 

Korku. İhtiyaç duyulan yegâne şey. Korkusu ona sahip olması gereken bütün duyguları veriyordu. Duyguları onu ve düşünce dünyasını tahrik ediyordu. Bu tahrikse onu büyük bir harekete götürecek, lider ve muslih kılacak. Hidayet suyunun pınarını neşretmesini sağlayacak bu öz duygu onun yegâne muharriğidir.

 

Korkusu onun vücudunu bir veba gibi sarmıştı. Kollarındaki kıllara, ayaklarındaki parmaklara kadar hissediyordu. Alparslan tutuşmuş, fena olmuştu. Adeta yanıyordu.

 

Uçurumu alev alev saracak o küçücük kıvılcım çukura düşmüştü...


07.2020


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alparslan